e-ISSN: 2757-5241
Forbes Tıp Dergisi - Forbes J Med: 3 (2)
Cilt: 3  Sayı: 2 - 2022
1.
Kapak
Cover

Sayfa I

DERLEME
2.
Pediatrik Afet Triyaj Sistemi
Pediatric Disaster Triage System
Gülşen YALÇIN, Murat ANIL
doi: 10.4274/forbes.galenos.2021.40427  Sayfalar 99 - 105
Afetlerin olası sonuçları konusunda farkında olmak ve bunlara hazırlıklı olmak önemlidir. Afet triajı; meydana gelen herhangi bir afet durumunda, sınırlı imkanları kullanarak çok sayıda kazazede için en faydalı olanı yapmaktır. Afet sonrasında etkin ve hızlı bir triaj ile kazazedeler, yaralanma durumlarına göre sınıflandırılır. Eldeki kaynaklar triyaj rehberliğinde en uygun şekilde kullanıldığında mortalite ve morbidite azalmaktadır. Her ülkenin, afet yönetim planı olmak zorundadır. Çocukların anatomik ve fizyolojik özellikleri erişkinlerden farklıdır ve afetlere karşı savunmasızdırlar. Afette kazazedelerin üçte biri çocuk olduğu halde planlamalarda pediatrik konulara yeterli değinilmemiştir. Bu yazıda afetlerde 0-8 yaş arası çocuk yaralılarda kullanılmak üzere belirlenmiş ve kabul edilmiş triaj sistemleri hakkında bilgi verilmesi amaçlanmıştır.
It is important to be aware of and prepare for the possible consequences of disasters. In the event of any disaster, disaster triage is to do what is most beneficial for the large number of injured by using the limited resources. After the disaster, the injured victims are classified according to their injury status with an effective and fast triage. When available resources are used optimally under triage guidance, mortality and morbidity are reduced. Every country must have a disaster management plan. Children’s anatomical and physiological characteristics are different from adults and they are vulnerable to disasters. Although one-third of the disaster victims were children, pediatric issues were not adequately addressed in the planning. In this article, it is aimed to provide information about the triage systems determined and accepted to be used for child victims aged 0-8 in disasters.

ORIJINAL ARAŞTIRMA
3.
Türkiye’deki Anatomi Anabilim Dallarının Web Sitelerinin İçeriklerinin Analizi
Content Analysis of Websites of Departments of Anatomy in Turkey
Kaan YÜCEL
doi: 10.4274/forbes.galenos.2022.78941  Sayfalar 106 - 115
Amaç: Günümüzde üniversitelerde yer alan anabilim dallarının web siteleri potansiyel öğrenciler için bir vitrin görevi görmektedir. Üniversitelerin, fakültelerin ve anabilim dallarının web sayfalarının çeşitli yönlerden incelendiği çalışmalar özellikle son yıllarda artmıştır. Çalışmamızda da Türkiye’deki tıp fakültelerinde yer alan anatomi anabilim dallarının (AAD) web siteleri içerik yönünden incelenmiş ve web site hazırlamak isteyen veya mevcut web sitelerini yeniden düzenlemek isteyen AAD ve tıp fakültelerindeki diğer anabilim dalları için bir rehber ve kaynak oluşturulması amaçlanmıştır.
Yöntem: Çalışmamıza 90 AAD’nin web sitesi dahil edilmiştir.
Bulgular: Her dört sitenin üçünde AAD’ye ait bir web sitesi bulunmaktayken, birinde ya temel tıp bilimlerinin ya da tüm tıp fakültesinin akademik kadrosunun web sitesinde öğretim üyeler ile ilgili bilgiler yer almaktaydı. İncelenen web sitelerinin yaklaşık yarısında bölüm ile ilgili genel tanıtım yazısı vardı. Beden bağışı ile ilgili bilgiler 11 anabilim sayfasında (%12) yer almaktaydı. Tanıtım yazısının ve beden bağışı ile ilgili bilgilerin okunabilirlikleri orta güçlükteydi. Her 10 siteden dördünde öğretim üyelerinin listesi ve akademik bilgileri ile ilgili sayfalara bağlantı yer almaktaydı. Yaklaşık olarak her üç web sitesinden birinde çeşitli sekmeler yer almaktaydı. Öğretim üyelerinin akademik bilgilerini içeren sayfalara bağlantıların web sitelerin %67,7’sinde vardı. Yaklaşık olarak her üç web sitesinden birinde öğretim üyesinin fotoğrafı yoktu. Öğretim üyelerinin e-posta adresi çoğu web sitesinde bulunabilmekteydi.
Sonuç: Özellikle halka hitaben hazırlanan beden bağışı ile ilgili metinlerin daha kolay okunabilir hale getirilmesi önemlidir. Sonuç olarak, çalışmamızda sunduğumuz içeriklerin henüz web sitesi olmayan veya web sitelerini geliştirmek isteyen AAD için bir fikir vermesini umuyoruz.
Objective: Today, the websites of the departments in universities serve as a showcase for potential students. Studies examining the web pages of universities, faculties and departments have increased especially in recent years. In our study, the contents of the websites of anatomy departments (AAD) in medical faculties in Turkey were examined. We aimed to create a guide for AAD and other departments in medical faculties who want to prepare a website or reorganize their existing websites.
Methods: The websites of 90 anatomy departments were included.
Results: While three of the four sites had a website belonging to the AAD one was only a website of either the basic medical sciences or the academic staff of the medical faculty. About half of the websites had a general introduction and 11 websites (12%) had information on body donation, the readabilities of which were of medium difficulty. Four out of 10 sites had links to the pages related to the list of faculty members and their academic information. Approximately one in three websites had various tabs. 67.7% of websites had links to the pages with academic information of faculty members. There was no photo of the lecturer in one out of three websites.
Conclusion: Faculty members’ e-mail addresses were available on most websites. Texts on body donation should be designed with an easier readability. As a result, we hope that our study will give an idea for AAD that do not have a website yet or want to improve their website.

4.
Nintendo Wii® Denge Eğitiminin Kronik Diz Problemli Olgularda Etkinliği: Randomize Kontrollü Çalışma
The Effects of Nintendo Wii® Balance Training on Cases with Chronic Knee Problems: A Randomised Controlled Trial
Cihan Caner AKSOY, Ummuhan BAŞ ASLAN, Ferruh TAŞPINAR, Sermet İNAL
doi: 10.4274/forbes.galenos.2022.16878  Sayfalar 116 - 123
Amaç: Bu çalışmanın amacı Nintendo Wii® (NW) denge eğitiminin kronik ortopedik diz problemi olan hastalarda denge ve kuvvete olan etkisinin incelenmesidir.
Yöntem: Çalışmanın dizaynı bir randomize kontrollü çalışmadır. Toplamda kronik ortopedik diz problemi olan 40 gönüllü rastgele NW ve kontrol gruplarına tek-çift kuralı ile ayrılmıştır (1: 1 oranında). Katılımcılar ilk seansta ve çalışma sonunda (6 hafta) değerlendirilmiştir. Denge Kinesthetic Ability Trainer® (KAT) ve Tek Ayak Üzerinde Durma Testi (TAÜDT) kullanılarak değerlendirilirken, kalça fleksör, ekstansör, abdüktör, diz fleksör, ekstansör ve dorsifleksörler Hand-Held Dinamometre kullanılarak değerlendirilmiştir.
Bulgular: Toplamda 33 gönüllünün analiz edildi. Çalışma grubunda (n=15) başlangıç verileri ile eğitim sonrası veriler karşılaştırıldığında KAT parametrelerinde (p<0,05, dppc2: 0,13-1,09), TAÜDT sonuçlarında (p<0,01, dppc2: 0,78-0,99) ve kuvvette (p<0,01, dppc2: 0,41-1,35) anlamlı farklılık gözlenirken kontrol grubunda (n=18) anlamlı değişiklik gözlenmedi (p>0,05).
Sonuç: Sonuçlar kronik ortopedik diz problemlerine sahip hastaların denge ve kas güçlerine NW kullanılarak verilen denge eğitiminin etkili olduğunu göstermektedir.
Objective: This study aimed to examine the effects of Nintendo Wii® (NW) Balance Training on the balance and muscle strength of patients with chronic orthopedic knee problems.
Methods: The design of the study is a randomized controlled trial. A total of 40 volunteers with chronic orthopedic knee problems were randomly divided into NW and control groups with odd-even rule (ratio 1: 1). Participants were assessed at the first session, at the end of the study (6 weeks). Balance was evaluated using the Kinesthetic Ability Trainer® (KAT) and Single Leg Stance Test (SLST), while muscle strength of hip flexor, extensor and abductor, knee flexor and extensor, and dorsiflexor were tested using a Hand-Held Dynamometer.
Results: A total of 33 volunteers analysed. In the study group (n=15), statistically significant differences were observed in the KAT parameters (p<0.05, dppc2: 0.13-1.09), SLST results (p<0.01, dppc2: 0.78-0.99), and strength (p<0.01, dppc2: 0.41-1.35) after training compared to the baseline values and no significant change was observed (p>0.05) in the control group (n=18).
Conclusion: The results indicated that balance training using NW was effective for the balance and muscle strength of patients with chronic orthopedic knee problems.

5.
Atriyum Septum Defekti Hastalarında Kardiyak Manyetik Rezonans Görüntüleme Bulguları ve Kalp Fonksiyonlarının Değerlendirilmesi
Cardiac Magnetic Resonance Imaging Findings and Evaluation of Heart Functions in Atrial Septal Defect Patients
Sedat ALTAY, Murat YOĞURTÇU, Onur Kaan AKKUŞ, Muhsin Engin ULUÇ
doi: 10.4274/forbes.galenos.2022.29964  Sayfalar 124 - 130
Amaç: Atriyum septum defekti (ASD) erişkinlerde en sık görülen doğuştan kalp hastalığıdır ve kardiyak manyetik rezonans görüntüleme (KMR) ile incelenmektedir. Bu çalışmanın amacı ASD olgularında KMR sonuçlarını tanımlamak ve ASD ile kalp fonksiyonel değişimlerini araştırmaktır.
Yöntem: KMR’de ASD tanısı alan 42 erişkin hasta geriye dönük olarak değerlendirildi. Olgular sağ atriyum (RA), sağ ventrikül (RV) diyastol sonu çapı (ED), sol ventrikül (LV) fırlatma fraksiyonu (EF) ve ASD çapı ile değerlendirildi. Kolmogorov-Smirnov normallik testinin ardından olgular eşleştirilmiş Student’s t-testi ile, parametrik olmayan değişkenler ise Mann-Whitney testi ile karşılaştırıldı. ASD çapının RVEF, LVEF ve RAED, RVED üzerindeki etkisi Pearson korelasyon katsayısı kullanılarak araştırıldı.
Bulgular: ASD çapı ile RVEF (r=0,369), LVEF (r=0,329) arasında düşük korelasyon bulundu. ASD çapı ile RVED boyutu (r=0,511) arasında orta korelasyon bulundu. En yüksek korelasyon ASD çapı ile RAED çapı (r=0,54) arasında bulundu. ASD çapı ve kalp fonksiyonlarındaki değişim koraledir.
Sonuç: KMR, ASD olgularında morfolojik ve fonksiyonel verilerin elde edilmesinde önemli bir incelemedir. ASD çap artışı ile sağ ve sol kalp fonksiyonları ve kalp boşlukları çaplarında anlamlı değişiklikler bulundu.
Objective: Atrial septal defect (ASD) is the most common congenital heart disease in adults and is evaluated by cardiac magnetic resonance (CMR) imaging. This study aimed to evaluate CMR results in ASD cases and to investigate ASD diameter and cardiac functional change.
Methods: Forty-two adult patients diagnosed with ASD in CMR were evaluated retrospectively. Cases were assessed by the right atrium (RA), right ventricular (RV) end-diastolic diameter (ED), left ventricle (LV) ejection fraction (EF), and ASD maximum diameter. After the Kolmogorov-Smirnov normality test, cases were compared with the paired Student’s t-test, and non-parametric variables were compared with the Mann-Whitney test. The effect of the ASD diameter on the RVEF, LVEF, and RAED, RVED was investigated using Pearson’s correlation coefficient.
Results: Low correlation was found between ASD diameter and RVEF (r=0.369), LVEF (r=0.329). A medium correlation was found between ASD diameter and RVED size (r=0.511). The highest correlation was found between ASD size and RAED diameter (r=0.54). The ASD diameter was found to be correlated with the deterioration in the right heart and LV functions.
Conclusion: CMR is an important examination in obtaining morphological and functional data in ASD cases. changes in heart function observed in patients significantly correlated with ASD.

6.
COVID-19 Pandemi Sürecinde Yetişkin Bireylerin Değişen Beslenme Alışkanlıklarının Değerlendirilmesi
Evaluation of Changing Dietary Habits of Adults During COVID-19 Pandemic Period
Gülşah KANER, Ayşe Nur SONGÜR BOZDAĞ, Dilek ONGAN, Gamze YURTDAŞ DEPBOYLU, Gamze ÇALIK
doi: 10.4274/forbes.galenos.2022.74745  Sayfalar 131 - 138
Amaç: Bu araştırmada, Koronavirüs hastalığı-2019 pandemi sürecinde yetişkin bireylerin beslenme alışkanlıklarında görülen değişikliklerin değerlendirilmesi amaçlanmıştır.
Yöntem: Araştırma, 18-65 yaşlarındaki 970 yetişkin birey üzerinde yürütülmüştür. Sosyodemografik özellikler ve sağlıklı yaşam biçimine yönelik davranışlar (sigara ve alkol tüketimi, haftada en az 150 dakika egzersiz yapma durumu) ile ilgili soruları içeren anket formu çevrimiçi uygulanmıştır.
Bulgular: Bireylerin yaş ortalaması 24,75±7,82 yıldır. Pandemi öncesinde haftada en az 150 dakika egzersiz yapmayanların oranının (%56,4), pandemi sürecinde arttığı (%70,4) saptanmıştır (p<0,001). Pandemi öncesi ile karşılaştırıldığında, pandemi sürecinde günde iki ana öğün tüketen bireylerin oranında artış olurken, günde üç ana öğün tüketenlerde azalma olduğu belirlenmiştir. Üç veya daha fazla ara öğün tüketenlerde ise artış olmuştur. Pandemi sürecinde bireyler daha fazla ev yemeği tükettiğini (%50,8), daha sağlıklı (%40,6) ve düzenli (%31,2) beslendiğini bildirmişlerdir. Pandemi sürecinde bağışıklığı artırmak için bireylerin başlıca tükettikleri besinlerin meyveler (%50,6), et-tavuk-balık (%39,2) ve bal (%37,6) olduğu belirlenmiştir. Ana öğün sayısı ≥3 ve ara öğün sayısı 2 olanlar, ana öğün atlamayanlar, 50 yaş ve üzerinde olanlar ve evden çalışanların arasında yeterli ve dengeli beslendiğini düşünenlerin oranı daha yüksektir (p<0,05).
Sonuç: Pandeminin ve kısıtlamaların yarattığı durum bireylerin beslenme alışkanlıklarını ve yaşam tarzını değiştirmiştir.
Objective: It was aimed to evaluate the changes in the dietary habits of adult individuals during the Coronavirus disease-2019 pandemic.
Methods: The research was conducted on 970 adults, aged 18-65 years. An online questionnaire form including questions about socio-demographic characteristics and healthy lifestyle behaviors (smoking and alcohol consumption, exercising at least 150 minutes a week) was performed.
Results: The mean age of the individuals was 24.75±7.82 years. It was determined that the rate of those who did not exercise for at least 150 minutes a week before the pandemic (56.4%) increased during the pandemic (70.4%) (p<0.001). Compared to the pre-pandemic period, there was an increase in the rate of individuals consuming two main meals a day and a decrease in those consuming three main meals a day during the pandemic. There was an increase in those who consumed three or more snacks a day. In the pandemic, individuals reported that they consumed more home-cooked meals (50.8%), healthier (40.6%) and regular (31.2%) meals. The main foods consumed by individuals in order to increase immunity during the pandemic were fruits (50.6%), meat-chicken-fish (39.2%) and honey (37.6%). The rate of those who thought that they had an adequate and balanced diet was higher among those who had ≥3 main meals and 2 snacks, those who did not skip main meals, those aged 50 years and older, and those who worked from home (p<0.05).
Conclusion: The situation created by the pandemic and restrictions has changed the dietary habits and lifestyle of individuals.

7.
Testis Kanseri Hastalarında Yeni Bir Prognoz Göstergesi: Ortalama Trombosit Volümü
A Novel Prognostic Indicator in Testicular Cancer Patients: Mean Platelet Volume
Sacit Nuri GÖRGEL, Yiğit AKIN, Esra Meltem KOÇ, Osman KÖSE, Serkan ÖZCAN, Yüksel YILMAZ
doi: 10.4274/forbes.galenos.2022.95867  Sayfalar 139 - 144
Amaç: Testis kanseri (TCa), 15-35 yaş arası erkeklerde halen en sık görülen solid organ kanseridir. Ortalama trombosit hacmi (MPV) değişikliği bazı kanserlerde gösterge olarak kullanılmaktadır. TCa’da prognostik faktörlerden biri olarak MPV düzeylerini ve önemini değerlendirmeyi amaçladık.
Yöntem: Ocak 2006 ile Ekim 2019 tarihleri arasında kliniğimize ait tüm TCA verileri araştırıldı. Toplam 133 hasta TCA tanısı aldı. Yaş, tümör boyutu, kan testleri, lenfovasküler invazyon, patolojik evre, epididim invazyonu, spermatik kord, cerrahi sınır, radyolojik incelemelerde retroperitoneal lenf nodu tutulumu ve metastaz gibi klinikopatolojik veriler kaydedildi. MPV’nin potansiyel prognostik değeri, ROC eğrileri kullanılarak değerlendirildi. Prognostik faktörler analiz edildi. Anlamlı p, p<0,05 idi.
Bulgular: ROC eğrisi analizinde ortalama yaş 39,22±10,25 idi ve MPV’nin hastalığa özgü sağkalım (HÖS) için optimal cut-off değeri 7,9 fL idi. DSS için ilerleme Kaplan-Meier analizlerinde azalmış MPV için daha kötüydü (p<0,001). Tek değişkenli analizler, ameliyat öncesi insan koryonik gonadotropini ve MPV’nin istatistiksel olarak anlamlı prognostik faktörler olduğunu gösterdi (sırasıyla; p=0,002, p<0,001). MPV, çok değişkenli cox regresyon modelinde bağımsız prognostik faktör olarak belirlenen tek faktördü (p<0,001). HÖS için MPV’nin optimal cut-off değeri ROC analizinde 8,37 fL idi. Azalan MPV seviyeleri ayrıca genel sağkalım (GS) için kötü ilerleme gösterdi (p<0,001).
Sonuç: Azalmış MPV seviyeleri, TCA hastalarında HÖS için risk faktörlerinden biri olarak tanımlanabilir. MPV’si azalmış TCa hastalarında kötü GS riski de vardır.
Objective: Testicular cancer (TCa) is still the most frequent solid organ cancer in men aged 15-35 years. Mean platelet volume (MPV) alteration is used as an indicator in some cancer. We evaluated MPV levels and their significance as one of the prognostic factors in TCa.
Methods: Between January 2006 and October 2019, all TCa data of our clinic were researched. Total of 133 patients diagnosed with TCa enrolled. Age, tumor size, blood tests, clinicopathological data including lymphovascular invasion, pathological stage, invasion of epididymis, spermatic cord, surgical margin, retroperitoneal lymph node involvement in radiological examinations, and metastasis were recorded. The potential prognostic value of MPV was evaluated using receiver operating characteristics (ROC) curves. Prognostic factors were analyzed. Significant p was p<0.05.
Results: The mean age was 39.22±10.25 years old and optimal cut-off value of MPV for disease-specific survival (DSS) was 7.9 fL in ROC curve analysis. Progression for DSS was worse for decreased MPV in Kaplan-Meier analyses (p<0.001). Univariate analyses showed that preoperative human chorionic gonadotropin and MPV were statistically significant prognostic factors (respectively; p=0.002, p<0.001). MPV was the only factor that was determined as an independent prognostic factor in multivariate cox regression model (p<0.001). The optimal cut-off value of MPV for DSS was 8.37 fL in ROC analysis. Decreased MPV levels also presented poor progression for overall survival (OAS) (p<0.001).
Conclusion: Decreased MPV levels can be defined as one of the risk factors in TCa patients for DSS. There is also a risk of poor OAS in TCa patients with decreased MPV.

8.
Hastane İçi Transfer Güvenliği Ölçeği’nin Türkçeye Uyarlanması
Adaptation of the Intrahospital Transport Safety Scale into Turkish
Özlem SOYER ER, Aliye OKGÜN ALCAN
doi: 10.4274/forbes.galenos.2022.62533  Sayfalar 145 - 151
Amaç: Bu çalışmanın amacı Hastane İçi Transfer Güvenliği Ölçeği’nin Türkçe’ye uyarlanmasıdır.
Yöntem: Metodolojik bir çalışmadır. Çalışmaya, Mayıs-Haziran 2021 tarihleri arasında 129 cerrahi yoğun bakım hemşiresi katıldı. Veriler çevrimiçi internet ortamında Sosyodemografik ve Mesleki özellikler Formu ile Hastane içi Transfer Güvenliği Ölçeği kullanılarak toplandı. Dil geçerliği sağlandıktan sonra veriler Kapsam Geçerlik İndeksi, Yarıya Bölme Yöntemi, Cronbach alfa katsayısı, Madde Toplam Puan Korelasyonu, Açıklayıcı Faktör Analizi değerleri ile analiz edildi.
Bulgular: Cerrahi yoğun bakım hemşirelerinin yaş ortalaması 28,8±6,8 yıl olup, %78,3’ü lisans mezunu ve %42,6’sı Anesteziyoloji ve Reanimasyon Yoğun Bakım Ünitesi'nde çalışmaktadır. Ölçeğin Kapsam Geçerlik İndeksi 0,95 bulundu. Ölçeğin Cronbach alfa katsayısı 0,93 olup yüksek güvenirlik derecesine sahip olduğu belirlendi. Yapılan açıklayıcı faktör analizinde özdeğeri biri aşan dört faktör elde edildi ve bu dört faktörün açıkladığı toplam varyans %63,59 olarak bulundu. Faktörler, kurum, araç ve teknolojiler, çevre ve ekip işbirliği olarak belirlendi. Cronbach alfa değerleri 0,73 ile 0,92 arasında bulundu.
Sonuç: Hastane İçi Transfer Güvenliği Ölçeği’nin geçerli ve güvenilir bir araç olduğu saptandı.
Objective: The aim of this study is to adapt the Intrahospital Transfer Safety Scale into Turkish.
Methods: It is a methodological study. One hundred twenty-nine surgical intensive care nurses participated in the study between May and June 2021. Data were collected online using the Sociodemographic and Occupational Characteristics Form and the Intrahospital Transfer Safety Scale. After the language validity was ensured, the data were analyzed with the Content Validity Index, Split Half Method, Cronbach alpha coefficient, Item Total Score Correlation, and Explanatory Factor Analysis values.
Results: The mean age of the surgical intensive care nurses is 28.8±6.8 years, 78.3% of them are undergraduate graduates and 42.6% of them work in the Anesthesiology and Reanimation Intensive Care Unit. The Content Validity Index of the scale was found to be 0.95. The Cronbach alpha coefficient of the scale was 0.93 and it was determined that it had a high degree of reliability. In the explanatory factor analysis, four factors with an eigenvalue exceeding one were obtained and the total variance explained by these four factors was found to be 63.59%. Factors were determined as organization, tools and technologies, environment and team collaboration. Cronbach’s alpha values were found to be between 0.73 and 0.92.
Conclusion: The Intrahospital Transfer Safety Scale was found to be a valid and reliable tool.

9.
Kronik Ağrılı Diz Osteoartritinde Ardışık Plateletten Zengin Plazma Enjeksiyonunun Kısa Dönem Etkileri
The Short-term Effect of Consecutive Platelet-rich Plasma Injections on Chronic Pain in Knee Osteoarthritis
Ülkü DÖNMEZ
doi: 10.4274/forbes.galenos.2022.07078  Sayfalar 152 - 159
Amaç: Osteoartrit (OA), eklem kıkırdağı ve subkondral kemikte yıkım ve onarım arasındaki dengesizliğe neden olan çeşitli nedenlerle ortaya çıkan bir eklem hastalığıdır. Diz OA’sında trombositten zengin plazmanın (PRP) amacı, içerdiği büyüme faktörleri sayesinde kıkırdak rejenerasyonunu artırmaktır. Bu çalışma, diz OA’sı olan hastalarda ardışık PRP enjeksiyonlarının kısa vadeli etkinliğini ölçmüştür.
Yöntem: Kellgren-Lawrence (KL) evre 2-4 diz OA'sı olan hastalar çalışmaya alındı. Elli beş hastanın toplam 78 dizine 2 hafta ara ile 3 seans PRP enjeksiyonu yapıldı. Ağrıyı değerlendirmek için 0. gün, 4. hafta ve 16. haftada görsel analog skala kullanıldı. Ayrıca ağrı, tutukluk ve engellik alt skorlarını içeren Western Ontario ve McMaster Universities OA indeksi kullanılarak fonksiyonel durum ölçüldü.
Bulgular: Elli beş hastanın 45’i kadındı. Ortalama yaş 59,4±9,4 yıl idi. Toplam 22 hastada bilateral diz tutulumu vardı ve 78 diz ekleminin 51’i KL derece 3-4 OA, diğer 27 diz eklemi KL derece 2 olarak sınıflandırıldı.
Sonuç: Diz OA’sında takip eden 16 hafta boyunca, yapılan PRP enjeksiyonunun ağrı ve hareket kısıtlılığı üzerine etkili olduğu gösterildi. Ayrıca diz OA’sında erken enjeksiyonların ağrıda daha belirgin bir azalma sağladığı kaydedilmiştir.
Objective: Osteoarthritis (OA) is a joint disease that occurs because of various reasons that cause the imbalance between destruction and repair in the joint cartilage and subchondral bone. The purpose of platelet-rich plasma (PRP) in knee OA is to increase cartilage regeneration owing to the growth factors it contains. This study measured the short-term efficacy of consecutive PRP injections in patients with OA of the knee.
Methods: Patients with Kellgren-Lawrence (KL) stage 2-4 knee OA were included in the study. Three sessions of PRP injections at 2-week intervals were applied to 78 knees of 55 patients. The visual analog scale was used on day 0, week 4 and week 16 to assess pain. Additionally, the functional status was measured by Western Ontario and McMaster Universities OA index which contains pain, stiffness and disability sub-scores.
Results: Of the 55 patients, 45 were female. The mean age was 59.4±9.4 years. A total of 22 patients had bilateral knee involvement, and 51 of the 78 knee joints were classified as KL grade 3-4 OA and the other 27 knee joints were classified as KL grade 2.
Conclusion: It was shown that PRP injection was effective on pain and limitation of movement in knee OA for 16 weeks. Also, it has been noted that early injections provide a more significant reduction in pain in knee OA.

10.
Hiperbarik Oksijenin Soğuk Saklamadaki Dokularda Hipoksik-iskemik Hasar Üzerine Etkisi
Effect of Hyperbaric Oxygen on Hypoxic-ischemic Damage in Cold Preserved Tissues
İbrahim ÖNCEL, Selman KESİCİ, Şeref Selçuk KILIÇ, Saniye EKİNCİ, Beril TALİM, Benan BAYRAKCI
doi: 10.4274/forbes.galenos.2022.75046  Sayfalar 160 - 164
Amaç: Bu çalışmada soğuk saklamadaki organlarda hipoksik-iskemik hasarı önlemede hiperbarik oksijenin (HBO) etkisini değerlendirmek amaçlanmıştır.
Yöntem: Beyaz erkek Yeni Zelanda tavşanlarının (n=6) visseral organları çıkarıldıktan sonra sağ böbrek (n=6), sağ akciğer (n=6), karaciğer sağ lobu (n=6) ve 3 hayvanın kalpleri HBO grubunda yer alırken sol böbrek (n=6), sol akciğer (n=6), karaciğer sol lobu (n=6) ve geri kalan hayvanların kalpleri (n=3) kontrol grubunda yer aldı. Eksizyon sonrası HBO grubundaki organlar 2 saat boyunca 2,5 ATA’da %100 oksijende bekletildi. Kontrol grubundakiler ise bu süre zarfında oda havasında tutuldu. Tüm dokular, deneyin sonuna kadar Wisconsin Üniversitesi (UW) çözeltisinde, 4 °C’de tutuldu. Doku kesitleri, çıkarıldıktan 2 saat sonra (T1, erken evre) ve her doku için belirlenmiş maksimum kabul edilebilir iskemik sürenin %125’inde (T2, geç evre) alındı. Histopatolojik değerlendirme semikantitatif skorlama sistemleri kullanılarak kör biçimde yapıldı ve skorlar HBO ve kontrol grupları arasında karşılaştırıldı.
Bulgular: HBO grubunda akciğer ve böbreklerde doku hasarı hem erken hem de geç dönemlerde kontrollere kıyasla daha hafifti, ancak aradaki fark istatistiksel olarak anlamlı değildi. Hem HBO hem de kontrol gruplarındaki kalp dokuları, T2’de iskemik hasar belirtileri gösterirken, karaciğer dokuları T1’den T2’ye belirgin değişim göstermedi.
Sonuç: Bu çalışmada edinilen sonuçlar, HBO’nun soğuk saklama sırasında özellikle akciğer ve böbrek dokuları üzerine etkisini belirlemek için daha büyük örneklemlerle ve klinik ortamlara uygulanabilir koşulları içeren ileri çalışmalara ihtiyaç olduğunu göstermektedir.
Objective: To assess the possible effect of hyperbaric oxygen (HBO) in preventing hypoxic-ischemic damage in cold-preserved organs.
Methods: Visceral organs of white male New Zealand rabbits (n=6) were removed and examined in two groups: right kidneys (n=6), right lungs (n=6), right lobe of livers (n=6) and the hearts of three animals constituted the HBO group and left kidneys (n=6), left lungs (n=6), left lobe of livers (n=6) and the hearts of the remaining animals (n=3) formed the control group. After excision, organs in the HBO group were immediately placed in 100% oxygen at 2.5 atmosphere absolute for 2 h while those in the control group were kept in room air during this period. All tissues were kept in University of Wisconsin (UW) solution, 4 °C, at the end of the experiment. Tissue sections were obtained at 2 h after removal (T1, early stage) and at 125% of the maximal acceptable ischemic time determined for each tissue (T2, late stage). Histopathological evaluation was made by blinded pathologists using semiquantitative scoring systems and scores were compared between the HBO and control groups.
Results: Tissue injury in the lungs and kidneys of the HBO group was milder compared to controls at both the early and late stages, but the difference was not statistically significant. Heart tissue in both the HBO and control groups demonstrated signs of ischemic injury at T2, while liver tissue did not change significantly from T1 to T2.
Conclusion: These preliminary results suggest that further studies with larger sample sizes, particularly involving lung and kidney tissue and conditions applicable to clinical settings, are needed to determine any effect of HBO during cold storage.

11.
Multipl Miyelom Tanılı Hastalarda EORTC QLQ ile Yaşam Kalitesi Değerlendirmesi: Çok Merkezli Çalışma
Quality of Life Assessment with EORTC QLQ in Patients with Multiple Myeloma: Multicenter Study
Ali İhsan GEMİCİ, İstemi SERİN, Vedat Buğra EROL, Mehmet Hilmi DOĞU, İdris İNCE, Rafet EREN, Atakan TEKİNALP, Volkan KARAKUŞ, İklil Nur KOÇ EROL, Zeynep Ece ARSLAN, Zekiye Nur TAY, Elif Nur TUNCER, Ömür Gökmen SEVİNDİK
doi: 10.4274/forbes.galenos.2022.04274  Sayfalar 165 - 172
Amaç: Hem tedavi süresinin uzunluğu, hem de tedavide kullanılan ajanların çeşitliliği multipl miyelomlu (MM) hastaların yaşam kalitesini (YK) önemli ölçüde etkiler. Otuz sorudan oluşan EORTC Yaşam Kalitesi Anketi “EORTC QLQ-C30” ve Yaşam Kalitesi Anketi-Multipl Miyelom Modülü “QLQ-MY20” yardımıyla MM hastalarında yaşam kalitesine ilişkin verileri elde etmeyi amaçladık.
Yöntem: 2018-2020 yılları arasında takip edilen, 6 farklı merkezden 168 hasta çalışmaya dahil edildi. MM hastalarına özel QLQ-C30 ve QLQ-MY20 anketleri kullanılmış ve sonuçlar istatistiksel olarak rapor edilmiştir.
Bulgular: Hastaların 78’i (%46) kadın, 90’ı (%54) erkekti. Ortanca yaş 64 (22-84) idi. Bulgular incelendiğinde semptom ölçeğinde fonksiyonel ölçeğe göre daha fazla etkinin olduğu görüldü.
Sonuç: Bütüncül tedavi yönetiminde, uygun tedavinin yeterli uygulanması ile birlikte tedaviye bağlı yan etki yönetiminin önemi, MM’li hastaların yaşam kalitesi açısından etkili faktörler olarak vurgulanmıştır.
Objective: Both the length of the treatment period and the diversity of the agents used in the treatment significantly affect the quality of life (QoL) of the patients with multiple myeloma (MM). With the aid of the EORTC Quality of Life Questionnaire Consisting of 30 Questions “EORTC QLQ-C30” and the Quality of Life Questionnaire Multiple Myeloma Module “QLQ-MY20”, we aimed to obtain data on quality of life in MM patients in a representative sample of the general population of our country.
Methods: One hundred sixty eight patients from 6 different centers followed between 2018-2020 were included in the study. The QLQ-C30, and the QLQ-MY20 questionnaires specific for MM patients were used and the results were reported statistically.
Results: Seventy eight (46%) of the patients were female, while 90 (54%) were male. The median age was 64 (22-84). When the findings were analysed, it was found that there was a greater effect on the symptom scale compared to the functional scale.
Conclusion: The importance of the treatment-related side effect management, together with the adequate administration of appropriate symptomatic treatment in holistic treatment management were emphasized as effective factors in terms of the QoL of patients with MM.

12.
Doğum Salonu Dışında Yenidoğan Canlandırma Yaklaşımları-Doğru Bilinen Yanlışlar
Resuscitation Practices Outside the Delivery Room-Right Known Mistakes
Suzan ŞAHİN, Mehmet Yekta ÖNCEL, Sezgın GÜNEŞ, Murat ANIL
doi: 10.4274/forbes.galenos.2022.59244  Sayfalar 173 - 180
Amaç: Doğum salonu dışında canlandırma ihtiyacı durumlarında, halen yenidoğan döneminde olan bir bebeğin canlandırmasında, uygulayıcıların kılavuz olarak Neonatal Resusitasyon Programı’nı (NRP) mı Pediatrik İleri Yaşam Desteği’ni (PALS) mi tercih ettiğiyle ilişkili farklılıklar mevcuttur. Biz bu çalışmayla doğum salonu dışında yenidoğan bebek canlandırmasıyla alakalı hekimlerin bilgi deneyim ve pratikte yaptıkları yaklaşımlarını değerlendirmeyi, bu yaklaşımların son öneriler doğrultusunda ne kadar uygun olduğunu ortaya koyarak bu önemli konuya dikkat çekmeyi planladık.
Yöntem: “Google Formlar” aracılığıyla çevrimiçi olarak hazırlanan ankete ülke çapında çalışan neonatoloji, çocuk acil ve çocuk yoğun bakım uzmanları davet edildi. İlk 10 soru katılımcıların demografik özellikleri ile ilgiliyken, sonraki 10 soruysa sahip oldukları sertifikalara yönelik ve yoğun bakım ünitesinde/serviste yatmakta olan veya çocuk acil servisine/polikliniğe ayaktan başvuran bebeklerde canlandırma yaklaşımları ile ilişkili idi.
Bulgular: Ankete 151 uzman hekim katıldı. Yenidoğan yoğun bakım ünitelerinin %90,1’inde ve çocuk acil/yoğun bakım ünitelerinin ise %73’ünde yazılı kılavuzlar olmadığı belirtildi. “Evden acil servise ‘kardiyopulmoner arrest’ olarak getirilen 10 günlük bir bebekte canlandırma için hangi kılavuzu tercih edersiniz?” sorusuna, Amerikan Kalp Birliği (AHA) önerisinin aksine, neonatoloji uzmanlarının %93,2’si, çocuk acil/yoğun bakım uzmanlarının ise %73’ü NRP yanıtını vermişti. Yenidoğan yoğun bakım ünitelerinde yatmakta olan preterm bebekte, NRP’den PALS kılavuzuna geçiş zamanı olarak neonatoloji uzmanlarının %48,9’u 44. gestasyon haftasını tercih ederken, aynı ekibin %40,9’unun ünitelerinde yatan tüm preterm bebeklere NRP uyguladığı görüldü.
Sonuç: NRP’den PALS’ye geçilme zamanıyla ilgili en net önerinin AHA ve Amerikan Pediatri Akademisi tarafından yapılmış olmasına rağmen, hem neonatoloji hem de çocuk acil/yoğun bakım uzmanlarının büyük çoğunluğunun bu önerilerden farklı hareket ettiği görüldü. Bu konunun derneklerin hazırlayacakları rehberlerle veya kurumların bireysel olarak aldıkları kararlar doğrultusunda düzenlenecek özgül kılavuzlarla netleştirilmesi gerekmektedir.
Objective: In situations where resuscitation is needed outside the delivery room, there are differences regarding whether health care professionals prefer Neonatal Resuscitation Program (NRP) or Pediatric advanced life support (PALS) in resuscitation of an infant who is still in the neonatal period. We aimed to evaluate the knowledge, experience and practical approaches related to neonatal resuscitation outside the delivery room, and to draw attention to this important issue by revealing how compatible these approaches are in line with the latest recommendations.
Methods: Neonatologists, pediatric emergency and pediatric intensive care specialists were invited to the survey prepared online via “Google Forms”. The questionnaire contained questions about the demographic characteristics of the participants, the certificates they had and resuscitation approaches in the settings outside the delivery room.
Results: One hundred fifty-one specialists participated in the survey. To the question; “Which guide would you prefer for resuscitation in a 10-day-old infant who was brought from home to the emergency room as ‘cardiopulmonary arrest’?, contrary to the American Heart Associtation recommendation, 93.2% of neonatologists and 73% of pediatric emergency/intensive care specialists gave the answer as NRP. While 48.9% of neonatologists preferred 44 weeks of gestation as the transition time from NRP to PALS guideline in preterm infants hospitalized in the neonatal intensive care unit, 40.9% of the same team obeyed NRP recommendations to all preterm infants hospitalized in their unit.
Conclusion: Majority of both neonatology and pediatric emergency/intensive care specialists acted differently from current recommendations. This issue should be clarified by the specific guides prepared by the associations and institutions.

13.
COVID-19 Tehdit Algısı Ölçeğinin Türkçe Geçerlik ve Güvenirlik Çalışması
Turkish Validity and Reliability Study of Questionnaire on Perception of Threat from COVID-19
Özge AKGÜL, Melike TETİK, Cansu AYKAÇ
doi: 10.4274/forbes.galenos.2022.73645  Sayfalar 181 - 188
Amaç: Bu çalışmanın amacı, Koronavirüs hastalığı-2019 (COVID-19) tehdit algısını belirlemek için geliştirilen COVID-19 tehdit algısı ölçeğinin Türkçe geçerlilik ve güvenilirliğini değerlendirmektir.
Yöntem: Bu çalışma 224 katılımcı ile gerçekleştirilmiştir. Verilerin toplanmasında sosyodemografik form, COVID-19 tehdit algısı ölçeği, algılanan COVID tehdidi formu, COVID-19 korkusu ölçeği, Beck anksiyete ölçekleri kullanılmıştır. Güvenirlik analizi için Cronbach alfa iç tutarlılık katsayısı, madde-toplam puan korelasyon katsayıları ve test tekrar test için Pearson korelasyon değeri hesaplanırken, ölçeğin yapı geçerliliğini tahmin etmek için açımlayıcı faktör analizi yapılmıştır.
Bulgular: Ölçeğin iç tutarlılık güvenirliği dikkate alındığında, Cronbach alfa güvenirlik katsayısı α=0,775 olarak bulunmuştur. Ölçek maddelerinin madde ve toplam puan korelasyon katsayıları 0,53 ile 0,86 arasında bulunmuştur. Açımlayıcı faktör analizi toplam varyansın %69,6’sını açıklamış ve ölçeğin tek faktörlü yapısını desteklemiştir. COVID-19 tehdit algısı ölçeğinin algılanan COVID tehdidi formu ve COVID-19 korkusu ölçeği ile korelasyonu istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur.
Sonuç: CTAÖ-TR ölçeği Türkçe dilinde COVID-19 tehdit algısını değerlendirmek adına geçerli ve güvenilirdir.
Objective: The aim of this study is to evaluate the Turkish validity and reliability of the questionnaire on perception of threat from Coronavirus disease-2019 (COVID-19) which was developed to determine the COVID-19 threat perception.
Methods: This study was carried out with 224 participants. Socio-demographic form, questionnaire on perception of threat from COVID-19, perceived COVID-19 threat form, fear of COVID-19 scale, and Beck anxiety scales were used to collect data. For the reliability analysis, Cronchach alpha internal consistency coefficient, item-total score correlation coefficients, and Pearson correlation test were calculated, whereas explanatory factor analysis was performed to estimate the construct validity of the scale.
Results: Considering the internal consistency reliability of the scale, Cronbach’s alpha reliability coefficient was found to be α=0.775. The item and total score correlation coefficients of the scale items were found between 0.53 and 0.86. Exploratory factor analysis explained 69.6% of the total variance and supported the uni-factor structure of the scale. Factor loadings of these factors were estimated between 0.55-0.85. The correlations of questionnaire on perception of threat from COVID-19 with perceived COVID-19 threat form, fear of COVID-19 scale, and Beck anxiety scales were statistically significant.
Conclusion: The questionnaire on perception of threat from COVID-19 is valid and reliable in Turkish for assessing the threat perception of COVID-19.

14.
Monosit HDL-kolesterol Oranının İdiyopatik Pulmoner Arteriyel Hipertansiyon ve Hastalık Şiddeti ile İlişkisi
Association of the Monocyte to HDL-cholesterol Ratio with Idiopathic Pulmonary Arterial Hypertension and Disease Severity
Hatice SOLMAZ, Mehmet AKBULUT
doi: 10.4274/forbes.galenos.2022.68077  Sayfalar 189 - 196
Amaç: İdiyopatik pulmoner arteriyel hipertansiyon (İPAH), pulmoner arterlerde pulmoner arter basıncının yükselmesine neden olan anormal vasküler değişikliklerle karakterize bir hastalıktır. Bu retrospektif çalışmada, İPAH ve hastalık şiddetini öngörmede monosit yüksek yoğunluklu lipoprotein-kolesterol oranının rolünü araştırmayı amaçladık.
Yöntem: İPAH’li 33 hasta, 25 sağlıklı kontrol grubu ile demografik özellikleri, laboratuvar ve ekokardiyografik parametreleri açısından karşılaştırıldı. İlaç tedavisi alan PAH’li hastaların başlangıç ve 1. yıl verileri de karşılaştırıldı. İPAH için monosit yüksek yoğunluklu lipoprotein-kolesterol oranının prediktif değeri ve hastalık şiddeti ile değişimi incelendi.
Bulgular: İPAH’li grupta monosit yüksek yoğunluklu lipoprotein-kolesterol oranı anlamlı olarak daha yüksektir (p=0,009). Monosit yüksek yoğunluklu lipoprotein-kolesterol oranının %11,05 seviyesi üzerindeki değerlerde İPAH öngördürücü olarak tespit edilmiştir. İlaçla tedavi edilen hastalarda, 1. yılda monosit yüksek yoğunluklu lipoprotein-kolesterol oranı bazale göre anlamlı ölçüde düşüktür (p<0,001). İPAH’li hastalar arasında, risk sınıflandırmasının yüksek riskten düşüğe doğru iyileştiği grup, monosit yüksek yoğunluklu lipoprotein-kolesterol oranında en büyük azalmayı göstermiştir. Monosit yüksek yoğunluklu lipoprotein-kolesterol oranındaki azalma yüzdesi ile başlangıçtan 1. yıla kadar pulmoner vasküler dirençteki azalma yüzdesi arasında anlamlı bir pozitif korelasyon bulunmuştur (p=0,003).
Sonuç: Monosit yüksek yoğunluklu lipoprotein-kolesterol oranı, İPAH’li hastaların değerlendirilmesinde ve yönetiminde umut verici bir parametre olabilir.
Objective: Idiopathic pulmonary arterial hypertension (IPAH) is a disease characterized by abnormal vascular changes in the pulmonary arteries, leading to elevated pulmonary artery pressure. In this retrospective study, we investigated the role of monocyte to high-density lipoprotein-cholesterol ratio in predicting IPAH and disease severity.
Methods: Thirty-three patients with IPAH were compared with the 25 healthy controls according to their demographic characteristics, laboratory and echocardiographic parameters. Baseline and year 1 data of patients with pulmonary hypertension who received drug-therapy were also compared. The predictive value of the monocyte to high-density lipoprotein-cholesterol ratio for IPAH and its change with disease severity were examined.
Results: The monocyte to high-density lipoprotein-cholesterol ratio was significantly higher in patients with IPAH (p=0.009). In receiver operating characteristic curve analysis, monocyte to high-density lipoprotein-cholesterol ratio >11.05% predicted idiopathic pulmonary hypertension. In drug-treated patients, monocyte to high-density lipoprotein-cholesterol ratio in year 1 was significantly lower than the baseline (p<0.001). Among the patients with pulmonary hypertension, the group in which risk stratification improved from high risk to low showed the greatest reduction in monocyte to high-density lipoprotein-cholesterol ratio. A significant positive correlation was found between the percentage reduction in monocyte to high-density lipoprotein-cholesterol ratio and the percentage reduction in pulmonary vascular resistance from baseline to year 1 (p=0.003).
Conclusion: Monocyte to high-density lipoprotein-cholesterol ratio may be a promising parameter in the assessment and management of patients with IPAH.

15.
TGF-β1 Uygulaması Sonrasında Prostat Kanseri Hücrelerinde Versicanın Farklı mRNA ve Protein Ekspresyonu
Different mRNA and Protein Expression of Versican in TGF-β1-treated Prostate Cancer Cells
Burak SONER, Eda AÇIKGÖZ, Silvia CAGGIA, Shafiq KHAN, Ayşegül TAŞKIRAN, Gülperi ÖKTEM
doi: 10.4274/forbes.galenos.2022.35229  Sayfalar 197 - 202
Amaç: Tümörün hücresel heterojenliği, kusurlu genetik ve epigenetik ağlar nedeniyle bir dizi eşsiz protein eksprese eden hücre popülasyonlarından kaynaklanır. Versicanın (VCAN), çeşitli kanser hücre tiplerinde transforme edici büyüme faktör-beta (TGF-β1) tarafından up regüle edildiği gösterilmiştir. Daha önceki çalışmalarımızda, kanser kök hücre (CSC’ler) tek katmanlı kültürlerinde TGF-β1 ekspresyonunun yükseldiğini ve CSC’lerden oluşan sferoidlerde VCAN ekspresyonlarının da önemli ölçüde arttığını ortaya koydu.
Yöntem: Bu sonuçlar dahilinde monolayer yüksek TGF-β1 ekspresyonunun VCAN ekspresyonunu uyararak üç boyutlu yapılanmasını tetikleyebileceği varsayılmıştır. Bu çalışma, primer ve sekonder tümör derive hücre dizilerinde VCAN'ın ekspresyon profilini ve bu hücrelerde TGF-β1 sinyalleşmesinin etkisini araştırdı.
Bulgular: PC3 insan prostat hücre dizisindeki VCAN gen ekspresyon düzeyinin western blot analizinde VCAN protein ekspresyonu ile korele olduğunu gösterdi. TGF-β1’in VCAN protein ekspresyonu üzerinde hiçbir indükleyici veya baskılayıcı etkisi yoktu.
Sonuç: TGF-β1’in bu çalışmada kullanılan dozlarda prostat kanseri hücrelerinde VCAN ekspresyonu üzerinde uyarıcı ya da engelleyici etkileri yoktur. Metastatik yüksek VCAN protein seviyeleri gözlenirken, artmış protein stabilitesi ve/veya prostat karsinomunda sekonder tümör hücrelerinde önemli bir rol oynayabilecek farklı VCAN izoformlarının ekspresyonu gibi transkripsiyon sonrası değişikliklerden kaynaklanabilecek hiçbir mRNA tespit edilmedi.
Objective: Cellular heterogeneity of tumors stems from cell populations expressing a unique set of proteins defective genetic and epigenetic networks. It is shown that versican (VCAN) is upregulated by transforming growth factor-beta (TGF-β1) in several types of cancer cell types. Our prior studies revealed that TGF-β1 expression is elevated in cancer stem cell (CSCs) monolayer cultures and VCAN expression was also significantly increased in spheroid formed CSCs.
Methods: Within the scope of these results, it was hypothesized that high TGF-β1 expression in the monolayer might trigger the three-dimensional architectural organization by inducing VCAN expression. This study investigated the expression profiling of VCAN in primary and secondary tumor-derived cell lines and the effect of TGF-β1 signaling in these cells.
Results: The findings showed that the VCAN gene expression level in the PC3 human prostate cell line was correlated with VCAN protein expression as analyzed by western blot. There was no inducing or suppressing effect of TGF-β1 on VCAN protein expression.
Conclusion: TGF-β1 has neither stimulatory nor inhibitory effects on VCAN expression in prostate cancer cells at the doses used in this study. In the metastatic, high VCAN protein levels were observed while no mRNA was detected which could have resulted from post-transcriptional changes such as increased protein stability and/or expression of different VCAN isoforms that may play an important role in the secondary tumor cells in prostate carcinoma.

16.
Meme Kanserli Kadınların Başa Çıkma Stilleri ile Fonksiyonel Yaşam Kaliteleri Arasındaki İlişki: Sosyal Medya Tabanlı Kesitsel Bir Çalışma
Relationship Between Coping Styles and Functional Quality of Life in Women with Breast Cancer: A Social Media Based Cross-sectional Study
Pınar ZORBA BAHÇELİ, Hacer KARAKAŞ
doi: 10.4274/forbes.galenos.2022.43265  Sayfalar 203 - 211
Amaç: Meme kanseri, kadınların yaşamlarında psikososyal sorunlar yaşamalarına neden olan ve yaşam kalitelerini olumsuz yönde etkileyen önemli bir stresördür. Bu nedenle bu çalışmada meme kanserli kadınlarda başa çıkma stilleri ile fonksiyonel yaşam kaliteleri arasındaki ilişkinin belirlenmesi amaçlanmıştır.
Yöntem: Tanımlayıcı ve kesitsel tipte olan bu çalışmanın verileri Kişisel Bilgi Formu, Kısa Başa Çıkma Envanteri ve Fonksiyonel Yaşam İndeksi-Kanser ile Mart-Ekim 2021 tarihleri arasında sosyal medya aracılığıyla toplanmıştır. Araştırmanın örneklemini Meme Hastalıkları Derneği’ne aktif olarak kayıtlı ve sosyal medya hesabı olan 132 meme kanserli kadın oluşturmuştur.
Bulgular: Bu çalışmada kadınların yaş, gelir ve ailede aynı hastalığa sahip birey olma durumlarının, tanı alma sürelerinin ve mastektomi olma durumlarının başa çıkma stillerini etkilediği belirlenmiştir. Bununla birlikte meme kanserli kadınların çalışma ve gelir durumu, bakımında yardımcı olan birey ve başka bir kronik hastalığa sahip olma durumlarının fonksiyonel yaşam kalitelerini de etkilediği sonucuna ulaşılmıştır. Başa çıkma stilleri ile yaşam kalitesi puan ortalamaları arasında anlamlı bir ilişki olmadığı bulunmuştur.
Sonuç: Meme kanserli kadınların sorunlarıyla başa çıkma stratejileri geliştirmeleri ve fonksiyonel yaşam kalitelerini artırmaları desteklenebilir.
Objective: Breast cancer is an important stressor in women’s lives, causing them to experience psychosocial problems and negatively affecting their quality of life. Therefore, this study determined the relationship between coping styles and functional quality of life in women with breast cancer.
Methods: The data of this descriptive and cross-sectional study were collected between March and October 2021 with the Personal Information Form, Brief Cope Inventory and Functional Living Index-Cancer via social media. The sample of the study consisted of 132 women with breast cancer, who were actively registered with the Breast Diseases Association and had a social media account.
Results: This study determined that the age, income, having a family member with the same disease, the duration of diagnosis and the status of having a mastectomy affected the coping styles of women with breast cancer. Additionally, it was concluded that the employment and income status of women with breast cancer, having someone to help them in their care, and having another chronic disease affected their functional quality of life. It was found that there was no significant relationship between coping styles and quality of life mean scores.
Conclusion: Women with breast cancer can be supported in developing strategies to cope with their problems and increase their functional quality of life.

OLGU SUNUMU
17.
Klinikopatolojik Yönleri ile Nadir Bir Olgu Ksantogranülomatöz Salpenjit
Xanthogranulomatous Salpingitis is a Rare Case with Clinicopathological Aspects
Ayşe Nur UĞUR KILINÇ, Ümmügülsüm ESENKAYA
doi: 10.4274/forbes.galenos.2022.15013  Sayfalar 212 - 214
Ksantogranülomatöz enflamasyon, çeşitli organları etkileyebilen nadir bir kronik enflamasyon şeklidir. Ksantogranülomatöz salpenjit nadir görülen bir durumdur ve literatürde bugüne kadar sınırlı sayıda olgu bildirilmiştir. Bu yazıda vajinal kültüründe pelvik enflamatuvar hastalık semptomları ve Escherichia coli üremesi ile başvuran, histopatolojik inceleme ile ksantogranülomatöz salpenjit tanısı konulan 39 yaşında kadın hasta sunulmaktadır. Nadir de olsa ksantogranülomatöz salpenjit tubo-ovaryan kitlelerin ayırıcı tanılarından biri olarak akılda tutulmalıdır. Doğru tanı için uğraşılmalı, tam tedavi için etiyolojiye sebep olan etkenler araştırılmalıdır.
Xanthogranulomatous inflammation is a rare form of chronic inflammatory that can affect various organs. Xanthogranulomatous salpingitis is a rare entity and to date, a limited number of cases have been reported in the literature. In this report, we present a 39-year-old female patient who presented with pelvic inflammatory disease symptoms in her vaginal culture with Escherichia coli growth and was diagnosed with xanthogranulomatous salpingitis by histopathological examination. Although rare, xanthogranulomatous salpingitis should be kept in mind as one of the differential diagnoses of tubo-ovarian masses. When these benign lesions are encountered, all possible efforts should be made to find the factors that cause the etiology and to make the correct diagnosis for complete treatment.

EDITÖRE MEKTUP
18.
CoronaVac Aşısının Antikor Yanıtına Yaş, Cinsiyet ve Vücut Kitle İndeksinin Etkisi
Body Mass Index, Age, and Gender Affect CoronaVac Vaccine Antibody Response
Ayfer ÇOLAK, Anıl BAYSOY, Mesut FİDAN, Banu İŞBİLEN BAŞOK
doi: 10.4274/forbes.galenos.2022.10337  Sayfalar 215 - 217
Makale Özeti | Tam Metin PDF

LookUs & Online Makale